Nette68 İşte Meydan Konu Ekle Tüm yazılar Resimleryeni Radyo Videolar
   
  Nette68.CoM   8.1.2009 TR:01:52 |  
  Aksaray Fikir ve Kültür Ağı  Laf ebesiyeni            
Birşey ara:
Okul Arkadaşınızı Bulmak İçin Tıklayın!
Sitemizdeki Türkçe olmayan ve içerisinde x,w,q gibi harfler bulunan bütün üye adları silinecektir.
 
Üyelik
»Anasayfa
»Giriş Yap!
Ȇye Ol!
Ȇye listesi



Konu: ORTAKÖY, ANILAR GÖLÜME DÜŞEN BİR YAPRAK | Kategori: okunası yazılar
ORTAKÖY, ANILAR GÖLÜME DÜŞEN BİR YAPRAK
“BİR ÇOCUK SEVDİM UZAKLARDA”

“Kütüphanecilik Haftası kutlama programı hazırlayacağım, ilçede hiç yapılmamış, programa şiir dinletisi de eklemek istiyorum, gelir misin?” diyordu Ortaköy İlçe Halk Kütüphanesinde müdür vekilliği yapan arkadaşım. Çalışkandır arkadaşım, üretken, idealist! Çocukları, çocuklarıyla çoğalan ülkemizi çok sever, ona dil uzatana göğsünü gerecek kadar da cesur bir savaşçıdır.
Onu çocukluktan sıyrılıp, gençliğe soyunduğumuz ilk dönemlerimizde tanıdım. Ortaokula birlikte adım attık. Gençliğe birlikte. Ortak yanlarımız hayli fazlaydı ki o gün bugün hiç ayrılmadık. Yaşam her birimizi bir yana savursa da az ama özellerimiz başarmıştı unutmamayı, acılardan süzülüp yaşama gülümseyerek bakmayı başarmıştık. Sevgiyi, acıyı ve sevinci bölüşmeyi başarmıştık! Azımsanacak şey değildi bu başarı.
Bir kıvılcım düşmüştü yüreğime, dosttan gelen bir kıvılcım. Ne zaman bir dost sesi el etse, o sese yoldaşlığın sancısı başlar yüreğimde. Orada olabilecek miyim, zamanında yetişebilecek miyim, yetiştiğimde o orada olacak mı, sağ mı sancıda mı bir dolu soruyla çarpışır belleğim.
Onunla olmak, yanında, yanı başında olmak! Sevincine alkış, umuduna katık, sancısına kekik, sağrısına deva olmak! Dost yüzüne dost yüzümü sürmek, sürebilmek ne kutlu bir görevdir benim için, ne huzurlu. Hiç düşünmeden olumladım çağrısını.

Saat sabahın üçünü vuruyordu, dilimli tost ekmeklerini küçük parçacıklara bölen bıçağı sıkı sıkıya kavrayan ellerimiz takıldı gözlerime, ne çok yıpranmıştı ellerimiz, ne çok. Yaşımızdan büyüktüler, yaşımızdan hünerli. Bir şair dostun dizeleri bağdaş kurdu sofraya “Ellerimiz yıpranır en çok, el üstünde tuttuğumuzdan sevdiklerimizi.” gülümsemiş yüzümün atlası,
“Neden güldün” dedi.
“Hiç” dedim, ısrar etmedi.
“Yatalım artık, sabah kalkamayacağız” dedi ardından, sorusuna yanıt almamanın hüznü vardı sesinde. Alışık değildi geç yatmalara. Bense kaç şiirden dönerdim bu saatlerde, kaç şiire giderdim bilinmez. Kim bilir birazdan, sönünce ışıklar hangi yolculuğa kürek çekecekti yüreğim. Şiire mi, öyküye mi düşe mi? Birden içimde bir kıpırtı başladı yine, bir yolculuğun bileti düşmüştü gönlüme,
“Yatalım” dedim. Bu arada kanepeler için ayırdığımız yeşil ve siyah zeytinleri çekirdeğinden ayırmış, peynirli kanepenin sosunu hazırlamıştık bile.
“Yatalım, sabaha tamamlarız gerisini epey kolayladık nasılsa.” dedim.
“Sabah kütüphaneye arkadaşlar da gelip, kanepeleri yapmaya yardım edeceklerdi, konuşmuştuk” dedi. Etrafı toparlayıp yattık.
“Sence güzel olacak mı, bak gelen olmazsa üzülme, daha önce de söyledim, ilk defa oluyor burada böyle bir etkinlik, umarım sana da Kaymakam Beye de mahcup olmam.” dedi yatağından uzanan buruk, tedirgin bir sesle.
“Korkma! Bir kişi bile olsa o dinleti olacak, hiç olmadı, biz bize okuruz şiirleri.” dedim, bir gülüş buketi düştü aramıza.
“O kadar da değil canım, arkadaşlarım gelecekler, hiç değilse onlar olacaklar.” dedi. Gülüş buketi daha da yükselerek, güven muştusu bir esintiyle dağıldı gecenin ayakucuna. Sonra kendiliğinden bir sessizlik sardı evi. Uyur uyanık bir iklim esti koridorlarda.
Sesinin yokluğuna bakılırsa, uyumuştu Zeynep. Birkaç günlük koşuşturmayla hayli yorulmuş görünüyordu, iyi ki de yorgundu. Yoksa bu heyecanla uyuyamaz, kapıda bekleyen sabahı karşılardı yorgun gözleri.
Ben gene hınzır hülyalar peşinde, uyurgezer mahlûk şiire gidiyordum, elim yüreğimde. Sessiz adımlarla birkaç dize düştü yastığıma, kalkıp, bir kâğıda topladım ne varsa, uzandım sonra, sabahın ilk ışıklarının pencereyle kucaklaşmasına daldı gözlerim, bilmem kaçıncı öpüşüydü günün camları, uyumuşum.
Çalar saat olmasa uyanmam gecikebilirdi. Uyandım, tabi ki saatin yardımıylaydı bu uyanış. Demek ben de heyecanlıydım, olmasam uyuya kalır, saatin ikinci alarmında apar topar fırlardım yataktan. Oysa ilk zilde uyanmıştım. Evet, evet heyecanlıydım, belki de Zeynep’te çoğalan, çoğalıp da taşan heyecan yüklenmişti terkime. Kalkıp yüzümü yıkadım, Zeynep de kalkmıştı.
“Mısır var mı evde?” dedim,
“Var!” diye yanıtladı koridordan, “Ne yapacaksın mısırı?”
“Patlatacağım, çerez olur kokteyle”
“Sen bilirsin, yetişir mi, geç kalmayalım.”
“Yetişir, sen hazırlanıncaya kadar yetiştiririm. Sen hemen ver mısırı!” gelip çıkardı mısırı dolaptan, masaya bıraktı. Kıştan kalma soğuk okşarken pencereleri, patlayan mısırın dumanı evi sarmasın diye mutfağın camını açtım, sitenin bahçesinde küçük, renkli bir kuş kısmetini topluyordu soğuğa inat kabaran tüyleriyle.
“Bak Zeynep! Kuş ne kadar güzel” dedim, hızlı adımlarla gelip baktı pencereden.
“Ay ne kuşu bu hiç görmedim, ne kadar hoş.”
“Benim için gelmiştir. Canım benim, hoş geldin sabahımıza, hoşnutluk getirdin.” gülüştük.
Tüm yorgunluğumuz, uykusuzluğumuz savrulup gitmişti küçücük tüylerinin arasında. Biraz ekmek kırıntısı attık pencereden. Küçük gagasıyla, çimlerin arasında kısmetini arayıp buluşunu; sessiz, kıvrak hareketlerle kırıntıları yiyişini seyrettik. Biz uyurken sabah mutluluğumuzu çoktan sunmuştu Tanrı. Doğa ne harikaydı.
Ocaktaki mısırın pıtırtısı döndürdü bizi bize. Evin her köşesini çocuk akşamlarımız sardı. Ne çok mısır patlatılırdı evlerimizde eskiden. Öyle çeşitli çerez her zaman hangi evde bulunurdu ki. Gerçi bizim mutfağımızda çerezin hep özel bir yeri vardı. Bir başkahraman gibi kurulurdu dolabımıza ama arkadaşlarım için aynı şeyi söyleyebilmem mümkün değildi maalesef. Çerezin çeşnisini görmeden büyüyen ne çok arkadaşım olmuştu. Birçok evin özel çerezi; kendi topraklarında yetiştirdikleri, kurutarak, koçanından ayırıp, bez torbalara doldurdukları mısırdı. İlkokul sıralarında (bizde sıkça yapılmasa da arkadaşlarımın ikramıyla) ceplerimizden eksilmeyen çerezse kavurgaydı. Bazı zamanlarda, okul müdüründen gizli aldığımız, cebimizi onurlandıran Günebakan Çekirdeğini saymazsak, kavurgaya tek cep çerezimiz diyebilirim.
Kavurga! Ne zaman adını ansam, ellerimde arkadaşlığın bakir kokusunu duyumsarım. Patlamış mısırdaysa ilk akşamın dinginliğini; tahta kapının komşu elle öpüşen tuzlu sesini yalarım. Yalınayak yalın baş öpmek üzere uzandığım, emeğin kirmeninde nasır bağlayan ellerin acısıyla yalazlanır bedenim. Kokusuna gelince; bende çokça sinema kokar patlamış mısır. Babam kokar, ağabeyim kokar; benim çocukluğum, babamın gençliği, ağabeyimin ilk gençliği kokar. Yanında Ankara Gazozu kokar. Siyah beyaz filmler kokar. Sonra babam koşar gelir, yanı başıma oturur, yarım kalmış sevdasıyla uzun saçlarımı okşar. Yeşilçam’ın yitikliği, yazlık sinemaların esrikliği, yetimliğim kokar. Yağmur kokar yaş kokar; kerpiç kokar taş kokar; sıla kokar gurbet kokar, aş kokar; ayın soyunup, lacivert gecelere kurduğu bağdaş kokar. Ne buruk ne samimi bir kokudur o. Ne gevrek bir koku!
“Bitmedi mi, geç kalmayalım?” sözleriyle döndüm kendime. Zeynep’e döndüm.
“Tamam, hazır sayılırım.”
Havanın da yardımıyla erken soğuyan mısırları torbalara doldurdum. Bir cümle kokuyu da bastım içine. Zeynep son yoklamasını yapıyor, unuttuğu bir şey olup olmadığına bakıyordu. İlkokula başlayan çocuklar kadar heyecanlıydı adımları, bir aylık yolculuğa gidercesine kalabalıktı evden çıkışımız da. Tabaklar, bardaklar, çatallar, bıçaklar, ne varsa doldurmuştuk çantalara. Yoktan var edilen bir sunumu gerçekleştirecektik. Zor ama güzeldi. Tüm emekler güzel değil miydi zaten, tüm zorlar özel!
Yüksek bir tepeye kurulmuş, henüz yolları tam yapılmamış TOKİ evleri diz boyu çamura batmıştı. Mersin bahara kuşanmışken, Ortaköy son kış kırıntılarını yaşıyordu. Yalancı bahara aldanan bademler, erikler yer yer çiçeğe dursa da hâlâ kış hüküm sürmekteydi bahçelerde. Hafiften kar bile serpelemişti sabahımıza. Bizi merkeze götürecek taksiye bininceye kadar içim titremişti soğuktan.
Yol boyu Kaymakam Beyin özenle diktirdiği fidanları seyrederek geldik kütüphaneye. Bir kaymakam fıkrası anlatırdı, eski kaymakam, sonra vali yardımcısı olarak tanıdığım güzel insan, değerli ağabeyim. Özeleştiri yapacak kadar olgun, işine canından öte sarılacak kadar özveriliydi. Ara sıra küçük nükteler serpiştirirdi zorlu yaşamın yapraklarına. Yönetici olmak tahmin edemediğimiz kadar zordu çünkü lider olmak, zor. Hem uygulayacak, hem uygulatacaksın en güzeli. Düşeni kollayacak, yükseleni alkışlayacak, bir o kadar da ayakta kalmayı başaracaksın. Yağmura saçak, güneşe şemsiye, geceye mehtap olacaksın. Bir termostat olup, ısıyı dengede tutacaksın yani. Ve her şeyi bırakıp giderken, ardında eserlerin; yanında ne kadar ertelensen de tükenmemiş, eksilmemiş bir sen taşıyabileceksin. İşte bu en zoruydu! Bunu başaran çok az yönetici, çok az lider tanımıştım. Tanıdıklarımaysa saygım da hayranlığım da sonsuz oldu. Zeynep’in öve öve bitiremediği Kaymakam Bey demek hak etmişti bu övgüleri. Bozkır yeşermişti bilgeliğiyle. Geriye bıraktığı birçok şeyin yanında yemyeşil bir Ortaköy de olacaktı elbette. Ve ömrü yeterse daha kaç ilçe kaç il yeşerecek, gelişecek, aydınlanacaktı engin bilgisiyle. Bir yeşil dostu, memleket sevdalısı olarak sıkça anıyor ve gönülden kutluyorum Kaymakam Beyi. Bu gezide, her şey bir yana onu tanımaktan duyduğum onur yetecekti bana. Ona bir teşekkür borçluydum şimdi. Umuduma ışık tuttuğu; hâlâ idealist, çalışkan atanmışların varlığını bana bir kez daha kanıtladığı için bir teşekkür borçluydum. Umarım Ortaköy halkı da hem Kaymakamına hem de ardında bırakacağı eserlerine sahip çıkar.

Fideleri seyrederken aklıma düşen kaymakam fıkrasına gelince; maalesef bu kara mizah ağlanacak halimize güldüğümüzün resmidir. (Kaymakam Beyi ve gerçekten çalışkan, başarılı yöneticilerimizi tenzih ederim)
Günlerden bir gün bir küçük ilçeye genç, kara yağız bir kaymakam atanır. Görev gereği uzun bir süre o ilçede kaldıktan sonra tayini çıkar. Kaymakam bey, yine geldiği gibi görklü bir törenle uğurlanıyordur ki köyün çıkışında arabasını bir yaşlı kadın durdurur. Kucağında bir oğlancık, elinde bir kazma bir de küçük fidancık. Kaymakam ve ahali şaşkın şaşkın bakışırken, yaşlı kadın:
“Oğul!” der, “Sen bu ilçede epeyce kaymakamlık yaptın, görev süren doldu gidiyorsun, yolun da açık olsun amma; yarın öbür gün şu bebe büyüyecek. Okula gidecek, gelmiş geçmiş kaymakamların adını, bu ilçede hangi zaman diliminde görev yaptıklarını belleyecek, bunların içinde senin adını da belleyecek elbette. Sonra gelip bana soracak: “Ebe be, falan kaymakam ne hizmetler etmiş ilçemize, onca yıl kalmış da, ne bırakmış geriye?
Oğul, oğul! Şu fidancığı köyün çıkışına ekiver de hiç değilse sorduğunda onu göstereyim torunuma. Bir garip ağaççık kalsın senden de eser.” der ve Kaymakama fidanı uzatır.
Kaymakam, yaşlı teyzenin güçsüz bilekleri, güçlü yüreğiyle kavradığı kazmayla kazdığı çukura, ilçe sakinlerinin de yardımıyla fidanı eker. Makam aracından savrulan toz duman arasında kaybolur gider.

Kütüphaneye geldiğimizde personelin de en az Zeynep kadar telaşlı olduğunu gördüm. Bir iki saat sonra hükümet konağının çeşitli birimlerinde müdürlük yapan, (Küçük bir ilçeye göre beni hayli şaşırtan, çoğu birimlerin müdürü bayandı çünkü.) arkadaşları gelerek, kanepeleri süslememizde bize yardımcı oldular. Sıra kokteyl masalarının düzenine gelmişti. Gerçi personel önceden yan yana sıralamıştı masaları ama ben çokbilmiş, karışmadan durabilir miydim?
“Bu masaları dağıtalım mı?” dedim. Çevremdeki insanlar, garipseyerek baktılar yüzüme. Bana yönelen bu bakışlar ne ilktiler ne de son olacaklardı. Hem şair olarak gelmiş, hem de her halta burnunu sokan bu bilmiş de kim sorusu el ediyordu mimiklerinden, gülmemek için hayli direniyordum. Ulu orta her yerde deliliğimi (pek matahmış gibi) çantasından çıkarmasam olmazdı sanki. Ama ben konuk olduğum kadar ev sahibiydim de. Arkadaşım için vardım arada. Onun başarısı bana mutluluk, başarısızlığı hüzün verecekti elbette. Beni var eden, bütünleyen ya da eksilten (baktığımız perspektife bağlıydı bu) ayrıcalıklarımdı bunlar. Seviyordum ayrıcalıklarımı.
Bir bakışma fırtınasından sonra, belki de konuk olmamdan kaynaklanan saygıyla, içlerine sinmemiş, istememiş olsalar da benim fikrime katılıp, masaları tekrar düzenlememe yardım ettiler.
İlçede bulunun büyükçe bir lokanta işletmecisinin daha önce söz vermiş olmasına karşın, diğer ortağın fazla masa örtülerinin olmadığını söylemesiyle yeni bir telaş yumağı taranmıştı ortamıza. Bu haber üzerine arkadaşım; tanıdık, bildik yerlerden örtü arayamaya koyuldu. Önceden verilmeyeceği söylenseydi, onu da eksik bırakmazdık elbette. Evde ne kadar örtü varsa getirmeyi bilirdik, olmadı; son iki saatlik uykuyu da uyumaz, yeni örtüler dikerdik. Hazırlıklı olmalıydık oysa.
Çünkü yaşam, çokça kapalı oynuyordu oyununu.
Üzerinde yemek yenecek kadar değerli, kumar oynanacak kadar özel, bir kütüphanenin olup olmamasını, böyle bir haftanın kutlanıp kutlanmamasını önemsemeyecek kadar duyarsız masa örtülerine inat; İlçe Jandarma Komutanlığından temin edilen masa örtüleri dindirdi karmaşayı. Yine askerlerimiz yetişmişti imdadımıza, yiğitlerimiz yetişmişti yine.
Her şey kusursuz gibi görünse de görücülere bağlıydı elbette sonuç. Saatler hızla geçerken yerinde sayarcasına parçalıyordu eksenini. İlk aşkı karşılar gibi çekingen, masum; bir çocuğu bekler gibi sancılı ve heyecanlıydı bekleyiş. Aslında birçok etkinliğe katılmış, bunlara yabanıl olmayan ben de dâhil herkes kendi payına düşen telaşı yaşıyordu içinde. Ya bir aksilik olursa! Olmayacağını bile bile varsayıma dayalı bir kuşku. Operaya ilk gidiş gibi bir şeydi bu. O görklü ses ya kulakları delecek ya hoş bir tını bırakacaktı geride. Hangisi olacaktı; denemeden, görmeden bilinmezdi.
Denedik ve gördük. Harika bir açılıştı bence. Küçük bir ilçede ilk defa yapılmasına karşın iyi bir katılımla gerçekleşen, düzeyli bir açılış! Herkesin yüzündeki bulut dağıldı birden. Dışarının soğuğuna inat, kütüphanede bahar açtı. Yediden yetmişe herkes mutluydu. İlk defa okumayı söken amca bile. Titreyerek uzattığı elindeki, Kaymakam Beyin elinden alığı belgede asılıydı umuda bakan gözleri. Herkes düşünü yaşıyordu biraz, biraz da gerçeğini. Hayatımızın bir yerlerinde eksik kalan bir parçayı ama farkına varamadığımız bir eksikliği tamamlamıştık belki. Hep istediğimiz ama neresi olduğunu bilemediğimiz bir yere gitmiş gibiydik. Bir gibiyi yaşıyorduk, adını koyamadığımız bir gibiyi!
Akşam gerçekleşen şiir dinletisi için çok şey diyemeyeceğim, başkahramanı bendim çünkü. Kendimi gözlemeyi ve eleştirmeyi becerebildiğim söylense de objektif sayılmayabilir dediklerim. Sayılsa bile kendimden söz etmeyi sevmediğimden çok şey söylemeyi istemiyorum. Onca heyecanıma karşın, iyiydi demekle yetinmeliyim. Ortaköylü genç kızımızın sunumu, genç öğretmenlerimizin müziği eşliğiyle tamamlanmıştı dinletimiz.
Üçüncü gün, miniklere masal okuyacaktım. Yine o amatör telaş vardı içimizde. İlçe Emniyet Müdürünün de katkılarıyla, emniyet teşkilatına ait büyük bir araçla getirildi çocuklar kreşlerinden. Öyle mutlu olmuşlardı ki birçoğu, büyüyünce polis olmak istediğini söylüyordu. Onlar gelinceye kadar, Zeynep’in bir kırtasiyeden etkinliğe katkı olarak aldığı, minik Türk Bayraklarının sapına şişirip bağladığımız balonlardı; çocuklara, kütüphaneden ellerinde kalacak anı. Akıllarında kalacak olansa her yüreğin sığdırabildiği, her belleğin alabildiği kadarı olacaktı. Asıl amaç masal okumak değil, onlara kütüphaneyi tanıtmaktı elbette. Bunu da başarmıştık, hem de en iyi şekilde.
İlk gittiğim gün, etkinliğin içeceklerine destekleyicilik yapmasından dolayı babasına verdiğim ve kızının adına imzaladığım kitabımı, aynı günde okuyup bitiren ve benimle tanışmayı isteyen; üçüncü gün için randevu verdiğim Fatma Nur da gelmişti masal dinletisine. Sabah erkenden gelip, benimle tanışan, kitabımdan bana uzunca bir özet geçen, yetkin ve yerinde sorular soran Fatma Nur, gönüllü sınıf ablamız olmuştu. Hiç kimse kendisinden böyle bir şey istemeden başarmıştı bu güzelliği. Yaşça onlara daha yakın olması da kolaylaştırmıştı işini. Böylece, düşünemediğimiz bir eksiği tamamlamıştı Fatma Nur. Yalnız bunla kalmamış, bize, balonları şişirip bayrakların sapına bağlamamızdan, dağıtıp, çocukları uğurlamamıza kadar birçok şeyde yardımcı olmuştu. Ağır abla edasıyla montlarını giymelerine varıncaya kadar koşturdu durdu aramızda. Evin tek nazlı kızı olmasına karşın; çok çocuklu bir anne kadar genişti yüreği, becerikli ellerine ne alsa yakıştırıyordu. Erken erişmiş bir başak kadar olgundu bakışları, bir o kadar da onurlu. Geç tanıdığım güzel ve özel bir çocuktu o. Akıllı bir okurdu Fatma Nur. Okuduğu kitaplar kadar olgundu minik yüreği.
Okuduğum masalların sarhoşluğuyla düşmüştüm yola. Üç günlük masalın büyüsüyle ısınmıştı yüreğim.
Savaşın en kızgın yerinde şehit düşen erin son sözlerini ve arkadaşını anımsadım.
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar. Asker teğmenine koştu hemen:
“Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?”
“Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen...
“Gitmeye değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!” Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı.
“Peki, dene bakalım!” dedi. Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtladığı gibi aldı. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:
“Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim? Arkadaşın zaten ölmüş!
“Değdi Komutanım, değdi!” dedi asker.
“Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?”
“Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu. Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için... Son sözlerini duysaydınız değdiğine siz de inanırdınız.
“Neymiş son sözleri?” Asker hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
“Geleceğini biliyordum!”
Savaşta değildik elbette ama arkadaştık. Kökü ‘arka taşı’ yani arkamızı güvenle dayayabileceğimiz taş anlamındaki bir sözcükten gelen enginlikti arkadaşlık, dinginlikti. Aslolan da yaşamda anlamlı ve güzel bir şeyler yapmak için savaşı beklemenin cahillik olduğunu bilmekti. Zaman durma zamanı değildi çünkü. Bizden çok daha hızlı koşandı zaman. Barışın da zamanın da kıymetini bilmeli daha güzele koşmak için harcamalıydık ömrümüzü.
Arkadaşımla birlikte, onun da arkadaşlarının katkısıyla ve en önemlisi ona gurbet elde destek çıkan Ortaköy Kaymakamı Sayın Şenol ESMER’le omuz omuza, görev bilinciyle çıktığımız yolda ne kadar mesafe kat etmiştik, hakkını zaman verecekti elbette.
Geldiğime değmiş miydi bilmem ya gelmiştim işte. Gelmişte dönüyordum bile. Aksaray’dan beni el sallayarak uğurlayan arkadaşım git gide küçülerek görünmez olmuştu ufukta. Otobüsün camından dışarıya süzülürken yüreğim; kulaklarıma taktığım kulaklıkla dış seslere kapanmış, müziğin ve doğanın büyüsüne dalmıştım. Sezen “Bir çocuk gördüm uzaklarda, gözleri kederli hatta korkulu, her şeye rağmen biraz gülümsedi çocuk, sıcak sade ama biraz kuşkulu. Bir çocuk sevdim uzaklarda, sanıyordum ki onun özlemi de buydu. O ise bir bakışta beni örtülerimden yalnızca ve yalnızca duygularıyla soydu. Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi. Şimdi çocuk büyümekte gün be gün, bütün hüzünleri okşadı birer birer gizli bir ümide sarılarak biraz küskün…” diyordu buğulu sesiyle.
Bir çocuk sevmiştim uzaklarda. Gözlerinden gözlerime akan duyguları, içimdeki hüzünleri nasıl da okşamıştı öyle! Örtülerimden soyarak girmişti yüreğime. Sezen hâlâ buğulu sesiyle söylüyor, söylüyordu. Keşke hiç susmasalarım arasından Anadolu’dan Akdeniz’e doğru akıyordu düşlerim. “Ben böyle yürek görmedim!”

Mine BAHÇECİ -MERSİN-

Tarih: 8.6.2008-15:46:49 | Gönderen: miba | Okunma: 1030 | Bu konuyu seç  
Kişisel imza:
miba
Fikirler (0)
Hepisini göster
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.(üye değilseniz kayıt olmalısınız).
 
 
Yeni Yazılar
*Aşure Günü (7ocak 2009 Çarşamba)
*Aksaray'da Ahmet Şafak Konseri
*OKUYALIM VE LUTFEN AMIN DIYELIM
*İsim anlamı bulmak:
*Filistinde Ambulanslar hastanelerde bomb
*ISRAIL VE YANDASLARINA LENET OLSUN
*Istiklal Marşımızda Geçen Eski Dil Kelim
*Öldün mü ey insanlik?!
*Hz.Muhammed(sas)'in kısaca Hayatı
*Nerdesin Atatürk... Nerdesin?
 

Nette68
 iletişim: gp@nette68.com (gökbey)

 

Dirildik pınar olduk, İrkildik ırmak olduk, Aktık denize daldık, Taştık Elhamdülillâh
 

Aksaray - Ağaçören - Eskil - Gülağaç - Güzelyurt - Ortaköy - Sarıyahşi - Aksarayla ilgili sayfalar

 

 

 


özel siteler özel sayfalar Hosting